25 Ağustos 2017 Cuma

HİKÂYE ANLATICILIĞINDA SÖZÜN GÜCÜ-2-


MASALCIYA MEKTUPLAR...




Sevgili Masalcı,

Diyorlar ki masal insan hayatını değiştirip dönüştürebilir. İnsana, yılanın eskimiş derisini bırakması gibi, eskimiş varoluşlarını atmasını öğretir. Yaşam yolculuğunda insana rehber olur. Diyorlar ki masal çölde yolunu kaybetmiş yolcular için kuzey yıldızıdır.

 Peki ama bunu nasıl yapar masal? Bu gücünü nereden alır? Masal bu dönüşüme tek başına mı vesile olur? Ona yardım eden,  gücünü açığa çıkartan birileri var mıdır?

Masal “SÖZ” dür diyorlar… 

Kağıt üzerine hapsedilmiş kelimeler masal değildir. Masal yaşayan insanın ruhundan  kopup gelen sözün ta kendisidir. Ruh canlıdır, kendi kaynağına ulaşmak için her an değişip dönüşür. Denizlere ulaşmak için onca engeli aşan nehirler gibidir ruh. Hep geldiği yere gitme, çıktığı kaynağa geri dönme sevdası ile yanıp tutuşur. Masal da ruha kaynağına ulaşabilmesi için yol gösterendir. Öyleyse masal hem yolun kendisi hem yolun gösterenidir.

Masal “İMGE”dir, diyorlar...

İmgeler kısaca masalın resimleridir. Bu resimler sadece göz ile görülmez. Kulak ile duyulur, burun ile koklanır, deri ile dokunulur, dil ile tadılırlar. İmgeler duyuların dış dünyayı iç âlemin diline çevirirken kullandığı dildir. İmge ne ise  odur. Gösterdiği şeydir yani. Ne eksik ne fazlasıdır. Her masal imge yüklü resimli kitaplara benzer.

Masal “SİMGE” dir, diyorlar…

İmgeler aynı zamanda masalın içindeki simgelerdir. “Her simge bir imgedir.” (Metin Bobaroğlu) Simge kendini göstermez. Her daim kendinin dışındaki başka bir şeyi gösterir. Ancak o zaman simge (sembol, metafor) olur. Mesela bir elma simge olduğunda pazardan satın alıp yediğimiz elma değildir artık. O artık bilginin, bereketin, ilk günahın ve daha başka bir çok haikatin temsilidir. Simgeler elle tutulamayan, gözle görülemeyen, duyular aracılığı ile algılanamayan hakikatleri duyuların önüne getirirler. Çok anlamlıdır ve yoruma açıktırlar. İmge görünümündeki simge çokluğu birliğe çeker. Böylece bir çok hakikat bir simgede bedenlenmiş olur. Nasıl ki ruh bu dünyada var olmak için bedene ihtiyaç duyar. Bunun gibi soyut olan hakikatler de masalda bedenlenirler ve böylece duyuların önüne gelirler. 

Masal ARKETİP’dir,  diyorlar…

Her arketip bir simgedir. Arkeler, İlkeler evrensel değerlerdir. Evrensel olan coğrafi konuma, tarihe, kültüre, insana göre değişmez. Bu evrensel ilkeler, arketipler insan ruhuna içrektir. Her ruh varlığının derinliklerine işlenmiş arketipler ile gelir bu dünyaya. Arketipler insan ruhunda “kollektif bilinçdışının” temsili olarak var olurlar. Arketipler kollektif olanın bireysel olandaki görünümüdür. 

Ne çok şeymiş masal. Ne derin, ne hikmetli bir varoluş! 

Başlangıçta imgeler, simgeler, arketipler soyut kavramlardır (ki zaten kavram soyut olandır). Hayal alemlerinde yaşarlar. Görünmez âlemi mesken tutmuşturlardır.  Yaşadığımız dünyada fiziksel bir varlıkları yoktur onların. Ruhun bu dünyada var olmak için bedenlenmeye ihtiyaç duyması gibi simgeler aracılığı ile temsil edilen soyut hakikatler de bedenlenmek için fiziksel bir mekana ihtiyaç duyarlar. İşte bu mekan masalcının tüm varlığıdır. Beden ruhun evidir. Masalcı da masalın ikamet edeceği sarayı…

Masal bir “HAZİNE SANDIĞI” dır, diyorlar. 

Bu sandığın içinde bereketli tohumlar gizlidir. Her  bir imge, simge ve arketip kalbinde yepyeni  yaşamların potansiyellerini gizleyen bir tohumdur. 

Masal “DÖNÜŞÜMDÜR” dür, diyorlar…

Bunun gerçek olabilmesi için önce masalcı hazine sandığını açmalı, sonra da sandığın içindeki hakikat tohumlarını büyük bir özenle kendi ruh topraklarına ekmelidir. Masalcı masalın gizli hazinelerini kendi ruhuna ekerken aklını, gönlünü ve duyularını kullanır. Bunlar masalcının aletleridir. Böylece masalcı masalı; aklen, kalben ve duyuları aracılığı ile masalı bilmeye başlar. Bilme yolculuğu bitince diller susar, bambaşka bir hakikatin kapısı açılır. Masalcı masalın kendisi olur. Bu aşamaya gelince masalcı susarken masal olur, bakarken masal gibi bakar,  konuşurken masalın dilinden konuşur.

Masalın hakikat tohumları ancak masalcının ruhunda can bulabilir. Tohum varlığındaki tüm güzellikleri masalcının ruhunda açığa çıkartınca bu kadim topraklar muhteşem bir çiçek bahçesine dönüşür. Böyle olunca masalcı değişir. Bunun için bir bahçıvanın sabrına, kudretine ve hikmetine ihtiyaç duyar masalcı. Masalcı hem bahçıvandır hem toprak hem çiçek hem de çiçeğin başkalarını cezbeden kokusu. Böyle olunca da masalcının dudaklarından dökülen SÖZ dinleyicisini değiştirip dönüştürür. 

Anlattığı masalın taşıdığı hazineleri kendi benliğine katamamış, kendisi değişip dönüşmemiş masalcının sözü “hazmedilmemiş bir kelamdan” (İsmail Emre) öteye gidemez. Hazmı zor bu kelam masalcıyı dönüştüremediği için dinleyicisi üzerinde de etki bırakmaz.

Masal “AŞK” tır, diyorlar…

Masal ve masalcı birbirine aşık iki maşuktur. Seven ile sevilen birbirinin uzağında durur mu hiç? İç içe geçmek bir olmak hiç ayrılmamak isterler. Masal ve masalcı da böyle hemhal olmak, bir olmak için yanıp tutuşurlar. Masalın hakikatleri masalcının benliğinde çiçek açmaya başlayınca vuslat gerçekleşmiş olur. Bu vuslatın meyveleri masalcının tüm varlığında görünür olmaya başlar. Onun hali değişmiştir artık. Sözleri, bakışları, duruşu dinleyenine sunulan bereketli meyveler gibidir. Dinleyici bu bereketli meyveleri yemeye başladı mı o da dönüşmeye başlar. 

Masal “SÖZ” dür diyorlar… (Başladığımız yere geri döndük şimdi.)

“Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. diyor Johanna İncilinde. Sözün Tanrının kelamı olabilmesi için masalcının ruhundan kopup gelmesi, onun halini taşıması gerekir. Söz ancak o zaman hakiki olur ve Tanrı’nın kelamını bize taşır.

Söz ve kelime arasında bir fark vardır. Örneğin ADALET kelimesi 6 harften oluşmuş bir simgedir. Bu kelimenin harflerinin şeklinden ötürü bir görselliği, ağızdan çıkınca da bir sesi vardır. Kelime dediğimizde bu görsellik ve sesi kast ederiz. Her kelime aynı zamanda bir simgedir. Tıpkı suyu taşıyan bir kap gibi. Kap kelime ise içindeki su kelimenin gösterdiği hakikattir. Kelimenin görüntüsü ve sesi onun fiziksel varlığı iken hakikati de onun içsel varlığıdır, özüdür. Adalet kelimesinin dış varlığından yukarıda bahsetmiştik. Peki onun iç varlığı neye benzer? Adalet kavramı insanda bedenlenince insanın hali nasıl değişir? Buna bağlı olarak toplumun yapısında neler gözlemlenir? 

İnsan ancak kendi bireysel yaşamında adaleti tahsis edebilirse bu soyut kavram görünür olmaya, ete kemiğe bürünmeye başlar. Kanunların herkes için eşit derecede geçerli olduğu, barış ve huzurun egemen olduğu bir toplum bize göz kırpar. Böyle bir toplumda insanlar güven içinde yaşarlar. Mutlu olurlar. Başkalarının hakkını kendi hakları gibi korurlar. Topluluk olma bilinci gelişmiştir. Masalların bize en çok gösterdiği hakikatkerden birisi adalet olduğuna göre masalcı kendi yaşamında adaleti tahsis etmedikçe anlattığı masallarda adaletin önemine hakikatte nasıl vurgu yapabilir? Masalcı kendi yaşamında adil ise  o zaman ağzından çıkan adalet kavramı söz niteliğine bürünür. Çünkü o zaman masalcı bu kelimenin hem iç hem de dış varlığı ile temas kurmuştur. O sözün kendisi, ete kemiğe bürünmüş yaşayan örneği olmuştur. İşte bu söz dinleyenini değiştirip dönüştürme gücüne sahiptir.
Hülasa masalcı masalın taşıdığı hakikatker aracılığı ile değişip dönüştükçe, masalın özünü kendi benliğine kattıkça ruhunda açmış olan hakikat çiçekleri ile dinleyicisini de dönüştürebilir. Bunu yapamıyorsa hiç konuşmasa, hiç anlatmasa daha iyidir. Çünkü o suskunluk ham konuşmalardan daha bereketlidir. 

Biz derdimizi anlatmak için onca laf kalabalığı ettik. Ama biliyoruz ki bu derdi hikâyeler kısa ve öz daha iyi anlatabilirler ve çok daha güçlü etkiler bırakabilirler. O zaman sözü bereketli Anadolu topraklarının yetiştirdiği en büyük kamil insanlardan birisi olan İsmail Emre’ye bırakalım da bize bir hikâye anlatsın;

 “-İmâm-ı Azam devrinde halkı salgın halde sıtma tutuyor. Doktorlar bir türlü hastalığın önünü alamıyorlar. Nihayet sebebini anlıyorlar; kavundan oluyormuş. Halka münadilerle “Ey ahali! Kavun yemeyin; sıtmayı yapan kavundur.” diye tehlikeyi ilân ediyorlar. Fakat kimse dinlemiyor. Nihayet İmâm-ı A’zam’ın nüfuzundan istifade etmek istiyorlar. Ona rica ediyorlar: “Siz va’z edin; halk sizin sözünüzü dinler” diyorlar. İmâm-ı A’zam düşünüyor, parmaklarıyla bir şeyler hesap ediyor: “bugünlerde va’z edemem. Ancak 23 gün sonra va’z ederim” diyor. Doktorlar şaşırıyorlar: “Niçin 23 gün sonra?” diyorlar. İmâm-ı A’zam şu cevabı veriyor: “Ben 17 gün evvel kavun yedim. Kavun vücutta 40 gün kalır. 40 gün sonra yenen kavundan vücutta eser kalmaz. Ben 23 gün daha beklemeliyim ki 17 gün evvel yediğim kavun vücudumdan çıksın. İşte o zaman söyleyeceğim sözü tutarlar. Benim kanımda kavun varken halka nasıl “kavun yemeyin” diyeyim…***

*** İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri, 14 Temmuz 1952, Sayı 51  (http://www.ismailemre.net/sohbetler.asp?yazno=1&katno=6)






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder