30 Mart 2016 Çarşamba

HİKÂYE ANLATICISININ YOLU-1-





Üzerine düşündüğüm, tefekküre daldığım bir konu var. Şöyle ki;  HİKÂYE ANLATICILIĞI NEDİR?
 
Her tefekkür bana bu konunun başka bir yönünü açıyor. “Ben” değiştikçe bu yönlerde değişiyor. Keşfettiğim bu hâlleri defterlerime yazıyorum uzun zamandır. Heyecanlarımı, keşiflerimi ve yüksek sesli düşünmelerimi bu alana ilgi duyan diğer insanlara da açsam ne olur acaba diye düşünüyorum öte yandan. Yani yüksek sesle düşünsem, sesime ses gelir belki uzaklardan. Belki benim hiç uğramadığım diyarlardan gelmiş biri bana oraları anlatır. Düşünce aleminin gitmediğim topraklarını getirir bana. Toprağım zenginleşir. Böylece bir MUHABBET başlar belki. Ya da hiçbir şey olmaz. Bilmiyorum. Sadece soruyu soruyorum ve yüksek sesle düşünmeye cesaret ediyorum. Hadi bakalım, hayırlısı :) Öyleyse başlasın yolculuğumuz :)

Hikaye anlatıcılığı; anlatıcı, dinleyici ve hikâye üçgeninde  icra edilen bir sanattır. Bir anlatıcı anlatmak istediği bir hikâyeyi onu dinlemeye gönüllü en az birine anlatmaya başladığında orada hikâye anlatıcılığı sanatı gerçekleşmeye başlar. Anadolu’daki kadim bilgelik bunu gökten düşen üç elma ile çok güzel anlatıyor. Biz anlatıcılar hikâyenin sonunda şöyle diyoruz: “Gökten üç elma düşmüş. Bu elmalardan biri dinleyiciye, biri hikâyeye, biri de anlatıcıya gitsin.” Elmalardan payını alan her bir bileşen bu sanatın gerçekleşmesi için çok önemli. Anlatıcı, anlatacağı hikâyesiyle tek başına olduğunda bu sanat gerçekleşmiyor. Bunun oluşabilmesi için dinleyenin kulaklarına, kalbine, zihnine ve ruhuna ihtiyaç var. Anlatıcı çiftçi gibidir kanımca. Çiftçi o sene hangi bitkiyi ekmek istiyorsa, bitkinin tohumlarını arar ve bulur. En iyi tohumları arar hep. Tohumlar anlatıcının hikâyesidir. Çiftçi tohumun can bulabilmesi için onu ekebileceği toprağa ihtiyaç duyar. İşte bu toprak dinleyicidir. Hikâyeler dinleycinin kulak  ve göz kapısından girer ve ruhunun tarlasına ekilir. Bu tarlaya ekilen tohumlar hayatın bağrında filizlenip, can bulabilir mi? Filizlense bile nasıl bir şeye dönüşür? Bunu anlatıcı bilemez. Yaşamın tohumları dinleyenin ruhunda bir CAN a duracaksa buna ancak hayat karar verir. İşte bu tohumun tarla ile buluşma dansı bir muhabbettir aslında. Çiftçinin tohum ile toprak ile muhabbeti. Anlatıcının hikâye ile, dinleyen ile, kendisi ile, nihâyetinde mutlâk hakikât ile muhabbeti…

Peki nedir bu MUHABBET? Sözcüğün etimolojik anlamına bakalım biraz.
“Arapça ḥbb2 kökünden gelen maḥabbat محبّة "dost olma, sevme, ahbaplık" sözcüğünden alıntıdır[1].” 

Muhabbet sevgi ile yapılabilecek bir dostluk çemberidir. Anlatma sanatı özü itibariyle MUHABBET sanatıdır. O zaman hikâye anlatmak ve dinlemek ancak sevgi ile yapılabilecek bir eylemdir diyebiliriz. Muhabbet sevgi ve dostluk varsa gerçekleşir. Anlatım sanatı sevginin olduğu yerde yeşerir. Anlatıcı kendini sever, hikâyesini sever, insanı severse bu yolculukta rehber olabilir. Muhabbet edebilir.

Bu; çocukluktan çocukluğa, hafızanın derinlerinde yatan imgeleri uyandıran bir muhabbettir. İmgelerle bağlantılı olan duyguları, düşünceleri ve insan hâllerini uyandıran bir sohbet. Geçmiş ve geleceğin o “an” da bir olduğu, cennetin zamanını yaşadığımız bir muhabbet. Anlatan ve dinleyenin “aynı” hikâyenin dünyasında buluştuğu; hem bir arada olduğu hem de tek başına olduğu bir hâl. Tayyi-mekân ve tayyi zamanı yaşadığımız BİR olma hâli. Yani aynı anda bir çok mekânda ve birçok zamanda olabileceğimiz bir yolculuk. 

Muhabbet edebilmek için kimliklerin ortadan kalkması, ben ve sen ayrımının olmaması gerekir. Kendi iç dünyamız ile dış dünyamız arasında duran kocaman ZANlarımızın ortadan kalkabilmesi de bunun ön koşullarından birisidir. Böylesi bir muhabbet bir şeyleri açıklamaz, bir şeyleri bildirmez, sadece ANLATIR. Zaten bildiğimiz bir şeyleri bize hatırlatır bu anlatı, bizi “oldurur”. Hâlden hâle sokar. Anlatının efsunu da burada gizli kanımca. Bizi; yaşımızdan, dini inancımızdan, siyasi görüşümüzden, etnik kökenimizden ve bize verilmiş veya sonradan oluşturduğumuz tüm kimliklerden arındırarak bir hikâyenin dünyasında buluşturur. Oradaki tek kimliğimiz İNSAN olmamızdır. İnsan varoluşumuzda şu koskoca  evrenin orta yerinde durmuş ve bir hikâyede buluşmuş oluruz. 

Peki ama kendimize dair edindiğimiz bu zanlarımızı nasıl ortadan kaldıracağız? Ben cesurum, ben güzelim, ben içime kapanık biriyim, ben aslında o kadar da güzel değilim ve sevilmeye değer değilim, bakın ne kadar iyi anlatıyorum değil mi? Yok yok ben aslında anlatamıyorum. Ben bu iş için doğmuşum. Ooo şurdaki dinleyici bana öyle bir bakıyor ki, galiba bana aşık oldu. Ben insanların gözüne bakamam. Ben hayal kuramam. Böyle uzayıp giden bir liste bu. Hep dışarından nasıl göründüğümüzle ilgilenen, hep toplumdaki yerini sağlamlaştırmaya çalışan bir ses. Benim kendi iç alemlerimden çok iyi tanıdığım bir ses.  Öte yandan bu ses bir “dert” ise, bana Şah Hatayi’nin o güzel ifadesini hatırlatan bir dert. “Bir derdim var bin dermana değişmem.” Bana rehber olan bu ses şu soruyu da sordurtuyor. Hepimizin kulağına sürekli bir şeyler fısıldayan bu ses ne zaman susar? Ki insanlarla "gerçekten" bulaşabileyim?

Çocukları izleyelim bir vakit. Onları gözlemleyelim. Böylece  görürüz ki onlarda bu zanlar gelişmemiştir. Nasılsa öyledirler. Varoluşlarında bir yarılma söz konusu değildir onların. Barışıktırlar. Nasılsa öyledirler ve bu da böyle güzeldir. 2 dakika önce tanıştığı bir çocukla oyun oynamaya başlar, güler, koşar ve kendilerini birlikte yere atarlar. An’ın çocuğudur onlar. An’ın varoluşunda yaşarlar. Anlatıcı da an’ın çocuğu olabildiğinde zanlarından kurtulur. 

Ne güzel söylemiş Yunus Emre : “Çekil aradan, kalsın yaradan.” Aradan çekilen ego, aradan çekilen zanlar bizi çocukluk cennetimize ulaştırır. Nasıl ki anlatıcı bir rehberdir, kendisi aradan çekildiğinde dinleyicisi de ona teslim olur. Onun zanları da aradan çekilmeye başlar. Anlatıcı kendi hallerini yayar atmosfere. Heyecanlı ise dinleyicisi de heyecanlanır, nefesi sıkışmışsa dinleyici de onunla birlikte sıkışır, rahatsa, aradan çekilmişse ve çocukluğun krallığında gezinebiliyorsa dinleyici de onunla birlikte bu krallıkta yolculuğa çıkar. Bilim dünyası bunu ayna nöronları ile açıklıyor. Çok merak edenler google amcaya ayna nöronlarını sorabilirler :)

Nihayetinde geldiğim yer şu oluyor. Hikâye anlatıcısının yolu çocukluk cennetinden geçiyor. Kanımca  cennet bahçesini yeniden keşfetmemiş bir anlatıcı AN’ın çocuğu olamıyor ve hikayesini hissederek, eğlenerek ve etkileyici bir şekilde anlatamıyor. Peki ama neden? Bu konu üzerine bir sonraki yazımda yüksek sesle düşüneyim…











[1] http://www.etimolojiturkce.com/kelime/muhabbet

22 Ocak 2016 Cuma

BAŞLANGIÇTA “İMGE” VARDI…

Görsel www.pnowlin.tumblr.com sitesinden alınmıştır.


2009 yılıydı. Berlin’e geleli 1.5, Almanca’yı öğrenmeye başlayalı 2.5 sene olmuştu. Ama kendimi hala çok iyi ifade edemiyorum. Çok rahat konuşamıyordum. Öte yandan istediğim bölüme girmiş, okumaya başlamıştım. Yolculuğumda bana ışık tutan, içimdeki ışığı gören rehberlerimle karşılaşmaya başlamıştım yani. Bunlardan birisi, hatta benim için en önemlisi profesörüm Kiristin Wardetzky’di.

Kristin bir gün bana bir teklifle geldi. “Bir ilkokulda Odysseia Destanı projesi yapıyoruz, bir çok anlatıcıya ihtiyacımız var. Sen de anlatmak ister misin?” diye sordu. İstemez miyim? Havalar uçtum elbetteki. 

Anlatıcılık sanatı okuduğum bölümde süprizli bir şekilde karşıma çıkmıştı. Ben bu sanata aşık olmuştum. Anlatıcı olmak istiyordum, ama tereddütlerim vardı tabii. “Yeteneğim var mı? Varsa bile bunu hocalarım görür mü? Bana el verip, beni desteklerler mi?” gibi sorular ruhumu kemirip duruyordu. Kristin’in bu teklifi bende bir umut yaratmıştı. “Galiba ben bu işi yapabilirim.” demeye başladım. Benim için o zamanlar hocalarımdan gelen bir işaret çok önemliydi. Ne de olsa “kendi değerimi” görecek bir bakışım gelişmemişti henüz.

Sonra Odysseus’un yolculuğunda hangi durağı kim anlatacak diye seçme yapmaya başladık. Bana, Kirke’nin adasında yaşananlar ve  Odysseus ile adamlarının denizdeki canavarlar Skylla ve Kharybadis ile mücadelesini anlatmak düşmüştü. 

Önceki dönem ilk masal hocam olan Suse Weisse’den hikâye anlatıcılığı eğitimleri almıştık. Bu eğitimde öğrendiğim tekniklerle Odeysseus’un macerasında bana düşen bölümü çalışmaya başlamıştım. Ön çalışmayı kendi kendime yapmam gerekiyordu tabii. Yaptığım çalışmalarla hikâyemin imgeleri “içimde” canlanmaya başlamıştı. Onlarla yatıp onlarla kalkıyordum. Kendi başıma çalışmam yetmiyordu ama. Çocukların karşısına çıkmadan önce son aşamadan geçmek gerekiyordu. Yani Kristin’in karşısında hikâyemi anlatmalıydım. Aslında bu bir zorunluluktan ziyade çalışmanın bir parçasıydı. Hocamız bizi çalıştıracaktı. Ve prova günü geldi çattı.
Kristin karşımda parıldayan gözleriyle beni izliyor ve başlamamı bekliyordu. Ağzımı açıp hikâyeyi anlatmaya başladım. Üç cümle sonra sustum. Tıkandım. Anlatamadım. Konuşamıyordum. Kristin şaşkın gözlerle bana bakıyordu. Bir yandan da derin derin bakışlarıyla içimi görmeye çalışıyordu sanki. İçimde neler mi oluyordu?

Konuştuğum dil anadilim değildi. 2.5 sene önce öğrenmeye başladığım ama doğaçlama hikâye anlatabilecek kadar hakim olmadığım, yabancı bir dil işte. Hikâye anlatıyorsam “edebiyat parçalamalıyım!” nede olsa! Yazılı kültürde şekillenmiş beynim bu inancı kimbilir ne zaman yaratmıştı? 

Peki ya İMGELER! Hikâyenin imgeleri zihnimde öyle canlanmıştı ki adeta o sahnelerin içinde yaşıyor gibiydim. Renkler, görüntüler, kokular, tadlar, sesler öyle canlıydı ki sahnelerden kopamıyordum. Öyle ki içimdeki çocuk neşeli bir şekilde o sahnelerin içinde dans ediyordu. Ve bana “Hadi anlat. 3 kelime de biliyorsan fark etmez. Bu sahnelerde yaşıyorum ben, canlıyım, sen de canlısın. Kaç kelime biliyorsan o kadarıyla anlat.”diyordu.  Bu çocuğa inat içimdeki gestapo yetişkin  “O imgeleri süslü cümlelerle anlatamazsan olmaz. Edebi bir dil yaratman gerek! Şimdi hikâyeni en güzel şekilde ifade edemiyorsan SUS daha iyi.” diyordu. Sağ ve sol beyin yarım kürelerim böyle kavgaya tutuşmuşken bir türlü ağzımdan o imgeleri anlatacak kelimeler çıkmıyordu. Söze takılıyordum. Söz benim engelim oluyordu. Bir savaşın ortasında kalmıştım sanki. Anlatmaya çalıştığım hikâyenin canavarları Skylla ve Kharybadis ruhumu ele geçirmeye çalışıyordu adeta. Bense bu anafordan nasıl kurtulurum diye çırpınıyordum.  Öte yandan kendimi çok çaresiz hissediyordum. Kaçıp gitmek istiyordum. 

Kristin onun karşısında yaşadığım tüm bu içsel çatışmaları görmüş olacak ki, bana sadece tatlı tatlı gülümsüyordu. Onun gülümsemesi beni rahatlatıyordu. Ama anlatamamaya devam ediyordum. Kilitlenmiş bir halde karşısında duruyordum.

Kiristin; “Hadi kendi anadilinde anlat önce.” dedi. Bense  “Nasıl yani, ama beni anlamaz ki, anlamazsa nasıl çalıştıracak? Çok saçma bir teklif.”diyerek çoktan kendimle konuşamaya başlamıştım bile. Bu konuşmalar devam ededursun ben yine de anlatamıyorum. Kristin’de öte yandan ısrar etmeye devam ediyordu. Kaçıp gitmeyi tercih etmediğim için sonunda mecburen anlatmaya başladım. Gördüğüm imgeleri Türkçe kelimelerle anlatmaya çabalıyordum. Bir baktım ki o da ne! Kristin karşımda öncekinden daha neşeli oturuyor. Kendini kaybetmiş beni seyrediyordu. 
Anlatmam bitince, “Bak dedi, gördün mü yapabiliyorsun. Hikâyenin imgelerini çok canlı sende. Ama sen söze takılıyorsun. Anlatıcılık da önce İMGE vardır. Sonra SÖZ. Sen imgelere yeterince özen göstermezsen söz de seni terk eder. Seni söz değil imgeler taşır. İmgeler canlı olursa söz de onlarla beraber coşar zaten. Sözden değil imgeden doğar anlatıcılık. Sen bunu çok iyi yapıyorsun zaten. Kendini imgelerinin gücüne bırak. Söze takılma. İlerde anlatıcılıkta ustalaşınca söz üzerine daha yoğun çalışırsın. Ama şimdi değil. Şimdi sadece imge gücünü besle.” dedi. 
Deniz canavarları Skylla ve Kharybadis arasında kalmıştım sanki. Ruhum anlatmaya çalıştığım hikâyenin bir parçasını birebir yaşıyordu. Odeysseus altı adamını Skylla’ya kurban etmişti. Bu savaşta ruhumun hangi parçaları koptu? Neyi kurban ettim bilmiyorum? Bildiğim tek şey ruhumun açık denizlerindeki Skylla’nın yemi olmaktan, Kharybadis’in anaforuna kapılmaktan kurtulduğum idi. Canavarları arkamda bırakmıştım. Güneş çıkmış, yelkenlim tatlı tatlı salınıyordu.
Kiristin şefkatli bakışlarıyla gökyüzünden beni seyreden bir tanrıça gibiydi. İçimde olan biten herşeyi görmüştü sanki. Zihnimin seslerini duymuştu. Kristin’in sıcacık sözleri karanlığı aralayan güneş gibi olmuştu. Sıcacık bakışları içimi ısıtmıştı. Açık denizde canavarlarla savaşma gücü vermişti bana. O gün prova çok iyi geçti. 

Üç gün sonra hikâyemi anlatmak için çocukların karşısındaydım. Hikâyemi bildiğim Almanca kelimelerle anlatmaya başlamıştım. Yaşayarak anlattım. Sözcükler dudaklarımdan dökülmeyince çocuklardan yardım istedim. Ve sonunda korktuğum şeyi başardım. Çocuklar hikâyemi çok sevdiler.

Kristin önce fırtınalı, karanlık denizde güneş gibi açmıştı. Canavarlarımla savaşımda bana destek olmuştu. Güç vermişti. İçimdeki fırtınaları dindirmişti. Sonra tatlı bir yel olmuş, yelkenlime üflemişti. 

Ve o yelkenli açık denizlerde yüzmeye başladı. Şimdilerde ne zaman ruhumda fırtına çıksa, hava kararsa, hocam Kiristin gelir aklıma. Böylece sallanırım dalgalarda, parçalanacak gibi olurum bazen ama güneşin çıkacağını bilirim hep. Bu da bana dayanma gücü verir. Daha çok yollar, daha çok yolculuklar yapma inancı aşılar. İyi ki çıkmışım yola dedirtir. 

Sevgili hocam şimdi kilometrelerce uzağımda da olsa, varlığını hep yanımda hissediyorum. O benim varlığım aracılığıyla öğrencilerime ulaşıyor. Ve öğrencilerimden kimbilir kimlere. Işık dünyaya böyle saçılıyor. İnsandan insana. Elden ele. Temastan temasa…

***Anlatım Sanatında İMGE ve SÖZ üzerine yazmaya devam edeceğim...


14 Ekim 2015 Çarşamba

KEMİKLERİMİ TOPLUYORUM








Yeniden öğrenci oldum ben. Bildiğimi zannettiğim, ama aslında çok da iyi bilmediğim bir yolda, bir rehber eşliğinde yürümeye karar verdim. Bu rehber aylarca önce girdi hayatıma. Yazılarıyla çeldi gönlümü. Ne yaptığını bilen, hayata hizmet eden birisinin şarkısını kalbimin derinliklerinde duymamak mümkün mü? Böyle biri benim rehberim olmalı diyorum kendi kendime. Uzun zamandır beklediğim, özlediğim rehberim. Niyet etmiştim. O, yepyeni yollarımda bana rehberlik etmeli.

İnternette gezindiğim bir gece, yeni bir kurs açacağını öğreniyorum Defne Suman’ın. 2 gün sonra kurs başlayacak. Kursa çok talep var tabii. Yer kalmamış. Şansım yaver gidiyor, bir masalcıya yer açılıyor. Ve ben Cumartesi sabah saat 07.00 de kendimi yoga stüdyosunda buluyorum.

Bir haftadır sabahları 06.00 da kalkıp stüdyoya gidiyorum. Saat 07.00 de derse başlıyoruz. Biz yoga yaparken gün doğuyor. Güneşi yoga ile  selamlamak, ne büyük keyif. Ben de güneş ile birlikte doğuyorum.

Sabahları uyandığımda her bir parçamı bir yere dağılmış buluyorum. Bedenim benden bağımsız sanki.  Bir köşede kaskatı kesilmiş, öylece duruyor. Ruhum çıktığı rüya yolculuğundan henüz geri dönememiş. Zihnim hangi alemlerde ben bile bilmiyorum. Toplamak lazım. Toplanmak lazım diyorum kendime. Her sabah aynı şeyi söylüyorum. Bütün parçaları bir araya getirip, yeniden doğmak lazım. Yoksa gün benim için nasıl başlar? Ben başlayamıyorum. Ritüellerim olmadan parçalarımı toplayamıyorum.

Saat 07.00 de yoga stüdyosunda kendimi toplamaya hazırlanırken, Defne Hoca ile hareket etmeye başlıyoruz. Her bir harekette CANım geri geliyor. Bedenim yumuşuyor, ruhum kaybettiği evinin yolunu buluyor, zihnim çok konuşmayı bırakıp, öylece olanları izliyor. Topluyorum kendimi. Hocam sayesinde parçalarımı teker teker topluyorum.

“Hareketin doğallığını bulacağız. Kas gücünü değil, kemiklerin gücünü kullanacağız.”diyor Defne Hoca. İskelet sistemindeki kemikler üst üste gelirse, kemikler doğru yerde, ait oldukları yerde olurlarsa kemiklerin gücü bizi taşır.”diyor.  KALÇA-KABURGALAR-BAŞ. Üst üste. Ait oldukları yerde olmalı. Sonra pozisyona gir ve nefes al.

Defne Hoca konuştukça, sesi bizi yolculuğa çıkarıyor. La Loba geliyor aklıma. Kurt Kadın. Yaşlı Kadın. Bilge Kadın. Kemikler toplar La Loba.  Oraya buraya dağılmış kurt kemikleri. Sonra bütün kemikleri  büyük bir özenle ait oldukları yere yerleştirir. Güzelce dizer. Kalça- Kaburgalar- Baş. Ve daha niceleri. Sonra nefes alır La Loba. İlk nefeste şarkısı dökülür dudaklarından. O, şarkı söyledikçe kemiklerin etrafında kaslar belirir, iç organları oluşur. Kurdun bedeni yavaş yavaş belirmeye başlar. Şarkıya devam eder La Loba. Ve o vücut, can ile dolar. Ve hayvan canlanır. La Loba’nın şarkısı bitince gözlerini açar kurt, La Loba’ya bakar ve koşarak oradan uzaklaşır. Yeni bir hayata can veriri La Loba.

Defne Hoca içimdeki yaşlı kadını yeniden bulmama yardımcı oluyor. Yaşlı kadın kemikleri toplarken, ben de ayaklarımı-dizlerimi-kalçamı-kaburgalarımı-başımı bulup üst üste yerleştiriyorum. Ait oldukları, olması gerektikleri yere. Sonra nefes alıyorum. Nefes, ruhumun şarkısı benim. Bedenimin, zihminin melodisi. Ben şarkı söyledikçe içimdeki kurt canlanıyor. Nefes ile birlikte CANım bedenime geri geliyor. Beni terk etmiş ruhum usulca sokuluyor içime. Bilincim uysal bir kedi gibi kıvrılıyor ve susuyor. Kemikler, nefes ve şarkı ile can buluyorum. Parçalarımı yavaş yavaş topluyorum. BİR oluyorum.

1.5 saatlik yoga dersinin sonunda dışarı çıktığımda; kendimi eksiksiz ve tam, bir kurdun saflığında, bir kurdun doğallığında, bir kurdun güzelliğinde hissediyorum. Sabah sayfalarımı yazıyorum sonra. Böylece ruhumun yaptığı rüya yolculuklarını hatırlamış oluyorum. Bununla birlikte sabah ritüellerimi tamamlamış oluyorum.

Sonra güne karışıyorum. Gün boyu kurdun ulumalarını duyuyorum kulağımda. Kurt bana göz kırpıyor. Gülümsüyor. Selam veriyor. Derken bir anda bir şey oluyor, kurt yavaş yavaş görünmez oluyor. Yavaş yavaş ölüyor. Parçalarım yavaş yavaş dağılıyor gün içinde. Güneş batıyor. Ay gökyüzü sahnesindeki yerini alıyor. Uyku vakti. Başımı yastığa koyduğumda son parçam da beni terk ediyor. Ruhum, rüya alemlerine dalıyor. Ölüme yatıyorum bir nevi. Ölüyorum. Parçalanıyorum. Bırak dağınık kalsın diyor hayat. Öyle de oluyor. Hafif ve dağınığım. Uyuyorum. Uyuyorum. Uyuyorum.
Ay görevini tamamlıyor. Sahneleri yavaş yavaş  güneşe bırakmak için geri çekiliyor. Gün doğmaya başlıyor. Uyanıyorum. Dağınık parçalarıma bakıyorum. Kalkıyorum sonra. Parçalarımı toplamak, yeniden doğmak için. İçimdeki yaşlı kadın La Loba kemikleri toplamak ve şarkısını söylemek için ayağa kalkıyor.

Her gece ayın ninnisiyle uyuyorum. Dağılıyor parçalarım. Her sabah güneşin şarkısıyla doğuyorum. Dağılıyor parçalarım. La Loba beni çağırıyor. Ay-Güneş- Ay-Güneş…Nefes al, nefes ver. Al, ver. Al, ver. Ölüyorum, yeniden doğmak için. Doğuyorum, yeniden ölmek için …

14.10.2015